Merhaba güzel dünyamın güzel insanları...
Bu sefer ki yazımda sizlere dünyaca ünlü, aynı zamanda yeri geldiğinde benim de uyguladığım “CaRpe Diem” felsefesinden bahsetmek istiyorum...
Yapmış olduğum araştırmalara göre, “ CaRpe Diem “ başlığı altında birbirinden farklı o kadar bilgi var ki... Aslında kimse tam olarak bu felsefenin ne olduğunu veya neden oluşturulduğunu bilmiyor. İnsanların bildikleri tek şey Türkçe’deki karşılığı... “ Anı Yaşa “ ya da İngilizce’deki karşılığı “ Seize The Day “ ( günü yakala) dir..
Biraz felsefi olarak konuşmak gerekirse; yaşamımızı boyuna bir plana göre devam ettiririz. Bu bana göre kesinlikle yanlış bir harekettir. Çünkü, yaşamın asıl amacını ve anlamını bilenler için planlar hep değişir. Unutmayın ki, bizi bekleyen bir gelecek var ve henüz yazılmamıştır.
Sizce zaman nedir? Onu yakalamak veya aşmak bizi ölümsüz mü yapar? Bana göre zaman, insanların bakış açısına göre değişir. Daha demin sorduğum soruya dikkat ettiniz mi bilmiyorum, ama zamanı aşmak zaten onu yakalamak demektir. Unutmamak gerekir ki her şey, tüm yaşantımızı içine alacak kadar bir süreye sığdırabiliriz.
İşte şimdi anı yaşayın
Mutlu ve güzel anı
Sınırlı, ama sınırsız;
Bildiğiniz, ama cesaret edemediğiniz;
Tek olduğunuz, ama sürekli çoğaldığınız;
Sonsuz ve uçsuz bucaksız anı duyumsayın.
İşte buna hemen başlayın
Yaşarken ölenlerden olmayın...
Yazımın başında dediğim gibi, insanlar bu felsefeyi kendilerine göre uyarlamış ve uyarlayamaya da devam etmektedirler. Çoğunluk, insanın hayatını belli bir ideale, amaca göre veya o anda ki istekleri doğrultusunda yaşamak olduğuna inanmaktadır. Ne yalan söyleyeyim ben de önceleri bu düşüncedeydim, daha doğrusu bu şekilde anlatılmıştı bana bu felsefe. Ama asıl anlamını , amacını öğrendikten sonra bu tarz düşüncelerimi sonlandırdım.
Bana göre “ CaRpe Diem “ in gerçek anlamı; yaşamın anlamını, biçimini baştan aşağı değiştiren, yaşadığın anın önemini anlatan ve en önemlisi bu anun en doğru şekilde kullanmayı nasihat eden bir düşünce biçimidir. “ CarPe Diem “, size “ Anı Yaşa “ der ve çekilir kenara, asıl amacı size yol göstermektir..
“ CaRpe Diem “ der ki; geçmişini unutma, o senin tecrübendir. Ama hep ona bağlı da sürdürme yaşamını, çünkü geçmiş yaşanmış ve bitmiştir; geleceğini de fazla düşünce, çünkü geleceğin henüz yazılmadı; senin en önemli varlığın ve tek düşüncen “ an ” ın olmalıdır. Onu güzel ve anlamlı şekilde yaşarsan geleceğin de o derece güzel ve anlamlı olacaktır.
Yazımı ünlü düşünür Seneca’nın sözüyle bitirmek istiyorum:
“ Hayatta en büyük engel beklemektir; daha sonra gelecek olan her şeyin belirsizliğin alanına girer. ŞU ANDAN İTİBAREN YAŞA. “
20 Eylül 2008 Cumartesi
29 Mart 2008 Cumartesi
Geçmiş mi, gelecek mi...
Herkes bu yazıları yazmadan önce muhakkak bir kaç defa düşünüyordur, "acaba yazmalı mıyım?" diye, ama geçmişine baktığında eli kaleme gidiyor ve yazmaya başlıyor insan. yani bunlar boşu boşuna yazılmış yazılar değil, mutlaka insanın içini kurcalayan bir şeyler vardır geçmişiyle ilgili. İşte aynen ben de bu nedenden dolayı bu yazılarımı yazma ihtiyacında bulunuyorum ve bundan sonra da yazmaya devam edeceğim.
Bu sefer paylaşmak istediğim konu, geçmişe mi kafa yormayı ve one göre mi yaşamı devam ettirmeli, yoksa geleceği mi düşünerek yapmak istediklerimiz yapmalıyız...
Muhakkak her insan geçmişinde bir kaç acı olay yaşamıştır. Bu "acı olay" meselelerinden birisi de "AŞK" tır. İnsanoğlu bir ilişkiye başlar ve çoğu kez elinde olmayan sebeplerden dolayı ilişkisini bitirir. Bu malesef hayatımızın bir parçası ( tabi bazılarımız ilişkiye başlayamadan her şeyi bitirir!! ), ama tabi ki aramızda şanslılar da var, başladığı ilişkiyi sonsuza kadar devam ettirmeyi başarmış...
Bu genel bilgilerden sonra asıl anlayamadığım konuya gelmek istiyorum. Bir ilişki sona ermişse, ermiştir. Hele ki geri dönüşü yoksa, hiç uğraşmamak gerekir. Tüm bunları biliyoruz da ne diye geçmişimizi kurcalıyoruz??? Adı üstünde "GEÇMİŞ"-- Geçmiş ve BİTMİŞ -- Bu sözümden sonra " İnsanın içindekiler geçmiyor ve bitmiyor! " dediğinizi duyar gibiyim. Bu da bir neden tabi geçmişi düşünmemizin, ama nedense bunu söylerken geleceği hiç düşünmeyiz. Hep geçmişe bakarız, yaşanmışlıklara kafa yorarız hiçbir faydası olmadığı halde.
Size yaşanmış bir olayı anlatmak istiyorum bu olayla ilgili. " Bir tarafta çevresi tarafından beğenilen, tatlı ve sevecen tavırlı, ama sevgilisinden ayrılalı 5-6 ay olmuş bir çocuk, diğer tarafta da çocuk gibi sevgilisinden yeni ayrılmış bir genç kız. Bir gün bu iki insanın yolları kesişiyor ve bir şekilde tanışıp, arkadaş oluyorlar. Öyle bir arkadaşlıkları oluyor ki, her gün konuşuyor ve dertleşiyorlar. Ama bu geçen günler içerisinde ikisinin de aklında " Geçmiş " var. İkisi de unutamamış o güzel günleri. Yalnız belli bir süre sonra çocuk cesaretli davranıyor ve geçmişini sadece tecrübe olarak kabul edip, tanışmış olduğu kızı sevmeye karar veriyor ve bunu da başarıyor. Tabi sevmesinin başka bir nedeni de kızın kendisine olan hal ve davranışları. Sanki kız da bir ilişkiye başlamak istermiş gibi davranıyor bu süre zarfında. Eğer kız çocuğa soğuk davranmış olsaydı, kendisinden çok emin ki sevmezdi. Belli bir zaman sonra çocuk kıza açılıyor ve sevdiğini söylüyor. Yalnız, kız çocuğa karşı bir şeyler hissetmesine rağmen zaman istiyor. Zaten çocuğun beklemek gibi bir sorunu yok, kızı da anlayışla karşılıyor ve sevmeye devam ediyor sanki ilerde bir şeyler olacakmış gibi. Bu zaman içerisinde hep ümit ediyor, kızın da kendisinin yaptığı gibi " Geçmiş " ini sadece " Tecrübe " olarak görmesini bekliyor. Yalnız bunu yapamıyor kız --bunu yapamıyor--, her bir olaydan sonra geçmişine sığınıyor ve çocukla olan ilişkisini tehlikeye atıyor. Çocuk bunun farkına vardığında kızın üstüne daha çok gidiyor, her ne kadar yaptığının yanlış olduğunu bilse de, ama durduramıyor kendisini ve devam ediyor kızın üstüne gitmeye. En sonunda kız çok bulanıyor bu aşırı ilgiden ve yapamayacağını söylüyor. Çocuk her şeyini bırakmış, sevmeye hasret, ama karşı taraftaki " SEVDİĞİ KIZ " sevgisine karşılık veremiyor. Çocuk anlam veremiyor, hep " neden, ne yaptım ben?? " diyor kendisini sorgularcasına. Hep kızın söylediği sözler yankılanıyor beyninde: " Sen benim için biçilmiş kaftansın, ama yapamıyorum, olmuyor, seni sevemiyorum. Senin bana hissettiklerini ben sana hissetmiyorum!! Çok üstüme geldin, beni zorladın, üzgünüm, ama ilgiyi abarttın!! " Çocuk, kızın bu sözlerinden sonra anlıyor her şeyi. Bir insan kendisine göre biçilmiş kaftan olduğu halde karşı taraftakini sevemiyorsa, o kişi geçmişini özlüyor demektir. Bu durumda çocuğa yol gözükmüştür. Her ilişkisinde olduğu gibi, bunda da bırakılan taraf olmuştur. Ama kendisini şanslı hissetmektedir, çünkü gereken her şeyi yapmış ve sevgisini göstermiştir, en azından " SENİ SEVİYORUM " diyebilme cesaretinde bulunmuştur. Kendisini avutmak içinse " Sevemeyenler utansın!! " deyip, yoluna devam etmiştir. Bu olaydan belli bir zaman sonra çocuk kızı tekrar görür ve dertleşirler yine, tıpkı ilk zamanlar yaptıkları gibi. Konuşma esnasında çocuk görür ki, kız hala mazide yaşamakta ve eskisini düşünmektedir. Çocuk bu durumdan sonra gülümser ve yoluna devam eder, çünkü onun için mazi sadece tecrübedir.
Biraz uzun hikaye, ama anlatmak istediklerimi ancak bu şekilde anlatabilirdim.
Şimdi size soruyorum: Geçmiş mi yoksa gelecek mi? Hangisine daha çok önem verilmesi gerekir?? Karar sizin...
Bu sefer paylaşmak istediğim konu, geçmişe mi kafa yormayı ve one göre mi yaşamı devam ettirmeli, yoksa geleceği mi düşünerek yapmak istediklerimiz yapmalıyız...
Muhakkak her insan geçmişinde bir kaç acı olay yaşamıştır. Bu "acı olay" meselelerinden birisi de "AŞK" tır. İnsanoğlu bir ilişkiye başlar ve çoğu kez elinde olmayan sebeplerden dolayı ilişkisini bitirir. Bu malesef hayatımızın bir parçası ( tabi bazılarımız ilişkiye başlayamadan her şeyi bitirir!! ), ama tabi ki aramızda şanslılar da var, başladığı ilişkiyi sonsuza kadar devam ettirmeyi başarmış...
Bu genel bilgilerden sonra asıl anlayamadığım konuya gelmek istiyorum. Bir ilişki sona ermişse, ermiştir. Hele ki geri dönüşü yoksa, hiç uğraşmamak gerekir. Tüm bunları biliyoruz da ne diye geçmişimizi kurcalıyoruz??? Adı üstünde "GEÇMİŞ"-- Geçmiş ve BİTMİŞ -- Bu sözümden sonra " İnsanın içindekiler geçmiyor ve bitmiyor! " dediğinizi duyar gibiyim. Bu da bir neden tabi geçmişi düşünmemizin, ama nedense bunu söylerken geleceği hiç düşünmeyiz. Hep geçmişe bakarız, yaşanmışlıklara kafa yorarız hiçbir faydası olmadığı halde.
Size yaşanmış bir olayı anlatmak istiyorum bu olayla ilgili. " Bir tarafta çevresi tarafından beğenilen, tatlı ve sevecen tavırlı, ama sevgilisinden ayrılalı 5-6 ay olmuş bir çocuk, diğer tarafta da çocuk gibi sevgilisinden yeni ayrılmış bir genç kız. Bir gün bu iki insanın yolları kesişiyor ve bir şekilde tanışıp, arkadaş oluyorlar. Öyle bir arkadaşlıkları oluyor ki, her gün konuşuyor ve dertleşiyorlar. Ama bu geçen günler içerisinde ikisinin de aklında " Geçmiş " var. İkisi de unutamamış o güzel günleri. Yalnız belli bir süre sonra çocuk cesaretli davranıyor ve geçmişini sadece tecrübe olarak kabul edip, tanışmış olduğu kızı sevmeye karar veriyor ve bunu da başarıyor. Tabi sevmesinin başka bir nedeni de kızın kendisine olan hal ve davranışları. Sanki kız da bir ilişkiye başlamak istermiş gibi davranıyor bu süre zarfında. Eğer kız çocuğa soğuk davranmış olsaydı, kendisinden çok emin ki sevmezdi. Belli bir zaman sonra çocuk kıza açılıyor ve sevdiğini söylüyor. Yalnız, kız çocuğa karşı bir şeyler hissetmesine rağmen zaman istiyor. Zaten çocuğun beklemek gibi bir sorunu yok, kızı da anlayışla karşılıyor ve sevmeye devam ediyor sanki ilerde bir şeyler olacakmış gibi. Bu zaman içerisinde hep ümit ediyor, kızın da kendisinin yaptığı gibi " Geçmiş " ini sadece " Tecrübe " olarak görmesini bekliyor. Yalnız bunu yapamıyor kız --bunu yapamıyor--, her bir olaydan sonra geçmişine sığınıyor ve çocukla olan ilişkisini tehlikeye atıyor. Çocuk bunun farkına vardığında kızın üstüne daha çok gidiyor, her ne kadar yaptığının yanlış olduğunu bilse de, ama durduramıyor kendisini ve devam ediyor kızın üstüne gitmeye. En sonunda kız çok bulanıyor bu aşırı ilgiden ve yapamayacağını söylüyor. Çocuk her şeyini bırakmış, sevmeye hasret, ama karşı taraftaki " SEVDİĞİ KIZ " sevgisine karşılık veremiyor. Çocuk anlam veremiyor, hep " neden, ne yaptım ben?? " diyor kendisini sorgularcasına. Hep kızın söylediği sözler yankılanıyor beyninde: " Sen benim için biçilmiş kaftansın, ama yapamıyorum, olmuyor, seni sevemiyorum. Senin bana hissettiklerini ben sana hissetmiyorum!! Çok üstüme geldin, beni zorladın, üzgünüm, ama ilgiyi abarttın!! " Çocuk, kızın bu sözlerinden sonra anlıyor her şeyi. Bir insan kendisine göre biçilmiş kaftan olduğu halde karşı taraftakini sevemiyorsa, o kişi geçmişini özlüyor demektir. Bu durumda çocuğa yol gözükmüştür. Her ilişkisinde olduğu gibi, bunda da bırakılan taraf olmuştur. Ama kendisini şanslı hissetmektedir, çünkü gereken her şeyi yapmış ve sevgisini göstermiştir, en azından " SENİ SEVİYORUM " diyebilme cesaretinde bulunmuştur. Kendisini avutmak içinse " Sevemeyenler utansın!! " deyip, yoluna devam etmiştir. Bu olaydan belli bir zaman sonra çocuk kızı tekrar görür ve dertleşirler yine, tıpkı ilk zamanlar yaptıkları gibi. Konuşma esnasında çocuk görür ki, kız hala mazide yaşamakta ve eskisini düşünmektedir. Çocuk bu durumdan sonra gülümser ve yoluna devam eder, çünkü onun için mazi sadece tecrübedir.
Biraz uzun hikaye, ama anlatmak istediklerimi ancak bu şekilde anlatabilirdim.
Şimdi size soruyorum: Geçmiş mi yoksa gelecek mi? Hangisine daha çok önem verilmesi gerekir?? Karar sizin...
24 Mart 2008 Pazartesi
Yarabandı...
Şu hayatta dolaylı yoldan düşüncelerimizi anlatırız ve her anlattığımızda sanki birilerine gönderme yapıyormuşuz sanılır. Halbuki bu yazımda hiç kimseye bir gönderme güdüsü peşinde değilim. Ama illa ki " ben üzerime alıyorum bunları " diyorsanız, o zaman da sadece " yarası olan gocunur. " diyeceğim.
Yara dedim de, vücudumuzda kanayan yerleri yarabandıyla kapatmaya çalışırız, kanımızın başka bir yerlere bulaşmayıp, etrafa zarar vermemesini isteriz. Hatta evdeyken bir yerimiz kanarsa, hemen ilk isteyeceğimiz şey " yarabandı " olur.
Öyle bir şeydir ki yarabandı, onsuz ne yapardık tahmin edemiyorum. Hep kanamalarla, acılarla dolu bir hayatı kapatmak, tekrar eski günlere sapasağlam geri dönmek... Bunları hep yarabandı sayesinde yaparız. Yalnız onlara öyle bir hayat sunulmuştur ki, başkalarının açmış olduğu yaraları kapatmakla hükümlüdürler. Bunun böyle olmasının nedeni, kim bilir, belki şu hayatta yapabildiği tek anlamlı şey budur. ---Başkalarının açmış olduğu yarayı kapatmak-- Ama hiç kimse bilmez ki bazı yaralara yarabandı kullanılmaması icabeder. Çünkü o yaranın kapatılmamaya, *hava almaya* ihtiyacı vardır. Kapatıldığında kabuk bağlamayacaktır o yara. Oluruna bırakıp, *zamanla* kabuk bağlamasını beklemek zorunda kalırız. Ki o zamana kadar belki birçok kez acıyacaktır o yara, koruması olmadığından dolayı belki ara sıra tekrar kanayacaktır, ama eninde sonunda mutlaka o yaranın vermiş olduğu acı dinecektir.
Hep yaraları kapatmak... Hadi bir şekilde yaptı bu işi yarabandımız, peki yaralardan geriye kalan izler ne olcak? Hep söyleriz, bu iz şurdan veya burdan kalma diye. Yani her şekilde bir iz bırakılabiliyor ve ilerde mutlaka hatırlanıyor. İşte yarabandımız bunu yapamıyor, engelleyemiyor izlerin kalmamasını. Dediğim gibi; bu hayatta ona sadece kanayan yeri iyileşene kadar onu korumak ve iyileşmesine yardımcı olma görevi verilmiştir, ama iz kalmaması için hiçbir özellik verilmemiştir kendisine. Belki bu yüzden yarabandına "olmasaymışsında olurmuş"
denir. Ama kimse düşünmez, o olmadığında ne zorluklar çekileceğini...
Ne dersiniz?? Sizce yarabandı haline bürünmek mi iyidir yoksa umursamadan bir şekilde yaşamak mı?? Karar sizin...
Yara dedim de, vücudumuzda kanayan yerleri yarabandıyla kapatmaya çalışırız, kanımızın başka bir yerlere bulaşmayıp, etrafa zarar vermemesini isteriz. Hatta evdeyken bir yerimiz kanarsa, hemen ilk isteyeceğimiz şey " yarabandı " olur.
Öyle bir şeydir ki yarabandı, onsuz ne yapardık tahmin edemiyorum. Hep kanamalarla, acılarla dolu bir hayatı kapatmak, tekrar eski günlere sapasağlam geri dönmek... Bunları hep yarabandı sayesinde yaparız. Yalnız onlara öyle bir hayat sunulmuştur ki, başkalarının açmış olduğu yaraları kapatmakla hükümlüdürler. Bunun böyle olmasının nedeni, kim bilir, belki şu hayatta yapabildiği tek anlamlı şey budur. ---Başkalarının açmış olduğu yarayı kapatmak-- Ama hiç kimse bilmez ki bazı yaralara yarabandı kullanılmaması icabeder. Çünkü o yaranın kapatılmamaya, *hava almaya* ihtiyacı vardır. Kapatıldığında kabuk bağlamayacaktır o yara. Oluruna bırakıp, *zamanla* kabuk bağlamasını beklemek zorunda kalırız. Ki o zamana kadar belki birçok kez acıyacaktır o yara, koruması olmadığından dolayı belki ara sıra tekrar kanayacaktır, ama eninde sonunda mutlaka o yaranın vermiş olduğu acı dinecektir.
Hep yaraları kapatmak... Hadi bir şekilde yaptı bu işi yarabandımız, peki yaralardan geriye kalan izler ne olcak? Hep söyleriz, bu iz şurdan veya burdan kalma diye. Yani her şekilde bir iz bırakılabiliyor ve ilerde mutlaka hatırlanıyor. İşte yarabandımız bunu yapamıyor, engelleyemiyor izlerin kalmamasını. Dediğim gibi; bu hayatta ona sadece kanayan yeri iyileşene kadar onu korumak ve iyileşmesine yardımcı olma görevi verilmiştir, ama iz kalmaması için hiçbir özellik verilmemiştir kendisine. Belki bu yüzden yarabandına "olmasaymışsında olurmuş"
denir. Ama kimse düşünmez, o olmadığında ne zorluklar çekileceğini...
Ne dersiniz?? Sizce yarabandı haline bürünmek mi iyidir yoksa umursamadan bir şekilde yaşamak mı?? Karar sizin...
23 Mart 2008 Pazar
Karşılık beklemeden sevmek
İnsanların en çok değer verdiği duygunun sevgi, en cok kızdığı nitelik ise aptallıktır.
Sevgi öyle bir duygudur ki, verdikçe artar, paylaştıkça büyür. Yalnız şunu da unutmamak lazım ki, aptallık da aynen öyledir: Verdikçe artar, paylaştıkça büyür.
Galiba sevgi ve aptallık arasındaki iliski sadece ikisinin de verdikçe artamasında, paylaştıkça büyümesinde değil.
İkisinin de arasında çok daha derin, çok daha anlamlı bir ilişki daha var---"Sevgi akılla birleşmediği zaman derhal aptallığa dönüşebilir"---
Benim şu 22 senelik hayatımda ögrendiğim kavramlardan birisi de "İnsanları seveceksin" reçetesidir.
İnsanları sevceksiniz, ama karşılıksız seveceksiniz!! Çünkü insanoğlu çiğ süt emmiştir, çünkü insanoğlu vefasızdır, çünkü siz insanları severken, onlar size her türlü kötülüğü ve kalleşliği yapacak, çünkü sevginize aynıyla karşılık beklerseniz mutlaka düş kırıklıgıyla karşılaşacaksınız, hem de hemen bugün, bugün olmazsa yarın, ama bir gün mutlaka, hem de çok yakında...
İşte bu nedenle karşılıksız seveceksiniz. Ancak böylece hem güçlü hem sevgi dolu, bu nedenle de mutlu olabilirsiniz.
Peki karşılık bekleyerek sevmek aptallık da, karşılık beklemeden sevmek daha büyük bir aptallık değil mi? Hem duyguların en güzeli olan sevgini vereceksin, hem de karşılık beklemeyeceksin, bu aptallık degil de nedir?
Sevgiye karşılık beklememek aptallık degildir. Tam tersi, bence karşılık beklerken sevmek aptallıktır.
Belki de bu yüzden her seferinde ilişkilerimize 1-0 yenik başlıyoruz.. Duygu ve düşüncelerimizi kontrol altına alamıyoruz ve akıl denilen kavramı bu süre zarfında rafa kaldırıyoruz. Ancak iş işten geçince anlıyoruz durumun ne kadar vahim olduğunu ve günden güne aklımızı kullanmayarak ilişki bazında yobazlaştığımızı....
Sevgi öyle bir duygudur ki, verdikçe artar, paylaştıkça büyür. Yalnız şunu da unutmamak lazım ki, aptallık da aynen öyledir: Verdikçe artar, paylaştıkça büyür.
Galiba sevgi ve aptallık arasındaki iliski sadece ikisinin de verdikçe artamasında, paylaştıkça büyümesinde değil.
İkisinin de arasında çok daha derin, çok daha anlamlı bir ilişki daha var---"Sevgi akılla birleşmediği zaman derhal aptallığa dönüşebilir"---
Benim şu 22 senelik hayatımda ögrendiğim kavramlardan birisi de "İnsanları seveceksin" reçetesidir.
İnsanları sevceksiniz, ama karşılıksız seveceksiniz!! Çünkü insanoğlu çiğ süt emmiştir, çünkü insanoğlu vefasızdır, çünkü siz insanları severken, onlar size her türlü kötülüğü ve kalleşliği yapacak, çünkü sevginize aynıyla karşılık beklerseniz mutlaka düş kırıklıgıyla karşılaşacaksınız, hem de hemen bugün, bugün olmazsa yarın, ama bir gün mutlaka, hem de çok yakında...
İşte bu nedenle karşılıksız seveceksiniz. Ancak böylece hem güçlü hem sevgi dolu, bu nedenle de mutlu olabilirsiniz.
Peki karşılık bekleyerek sevmek aptallık da, karşılık beklemeden sevmek daha büyük bir aptallık değil mi? Hem duyguların en güzeli olan sevgini vereceksin, hem de karşılık beklemeyeceksin, bu aptallık degil de nedir?
Sevgiye karşılık beklememek aptallık degildir. Tam tersi, bence karşılık beklerken sevmek aptallıktır.
Belki de bu yüzden her seferinde ilişkilerimize 1-0 yenik başlıyoruz.. Duygu ve düşüncelerimizi kontrol altına alamıyoruz ve akıl denilen kavramı bu süre zarfında rafa kaldırıyoruz. Ancak iş işten geçince anlıyoruz durumun ne kadar vahim olduğunu ve günden güne aklımızı kullanmayarak ilişki bazında yobazlaştığımızı....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
